YUKARI HACIAHMETLİ KÖYÜ
  Tüleklerin Araştırılmayan Tarihi
 


 Tüleklerin Araştırılmayan Tarihi


Tülek
sözcüğünün etimolojisi hakkında yeterli kesin bir bilgiye henüz ulaşılmasa da, “Tuğ=Sorguç veya Padişahların ve vezirlerin başlarına taktıkları başlıkların ön tarafında bulunan tüy veya püskül biçimindeki süs”den gelmiş bir isim/sıfat olma ihtimali oldukça kuvvetlidir.

Tülek, Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lügat’it Türk adlı esirinde, Hüseyin Kazım Kadri’nin Türk Lügatında ve Tarama ve Derleme sözlüklerinde tüyü dökülmüş ve Kurnaz anlamındadır. Tülek Türkmen aşiretinin 8 yüzyılda Karluklular veya Kalaçlar arasında Tülek şehrinde yaşadığını Kafesoğlu ve Bahaddin Ögel bize bildirmektedir. Oğuz boylarıyla Anadolu’ya gelmişlerdir. Bozuluş Türkmenlerinden olan Tülek Türkmen aşiretinin yaşadığı bölgeler, Kırşehir, Yozgat, Kayseri, Kars, Sivas, Maraş, Niğde’dir. Bugün Kırşehir ili Çiçekdağı ilçesine bağlı İbikli, Beşikli, Hacıduraklı, Hacıhasanlı, Aşağı Hacıahmetli, Arabınköyü, Demirli köyü, Hüseyinli köyü, Orta Hacı Ahmetli, Yukarı Hacı Ahmetli adlarıyla bilinen on köy Tülek Türkmen aşireti olarak bilinmektedir.


   TÜLEK
Günşen, Ahmet


Anadolu'nun Türkleşmesi sürecinde Türk soy, boy,oymak ve cemâatleri ile Kırşehir / Ahmet Günşen. -- İstanbul : Ahilik Araştırma ve Kültür Vakfı, 1997, 58-60.ss.
Bu adı taşıyan aşiret, Çiçekdağı köylerinde yoğun olarak yaşamaktadır. Bir Türkmen aşireti olduğu kuvvetle muhtemel olan bu aşiret adına kaynaklarda pek rastlanmıyor. C. Türkay, Yörükân taifesinden gösterdiği Tülük (Tülek) cemâatini Meraş, Niğde ve Adana Sancakları, Zülkadriye Kazası (Meraş Eyâleti), Yeni İl Kazası (Sivas Sancağı)'nda; (144) Tülioğulları (Tülüoğullan, Tuluoğullan) adlı Yörükân taifesini de Alâiye (=Antalya) ve İçel Sancakları, Manavgat Kazası (Alâiye-Antalya Sancağı)'nda yerleşmiş olarak gösteriyor. (145)
 
C. Türkay'ın verdiği bu cemâatlerin bizim Tülek aşireti ile bir ilgisi varsa, ki Maraş ve Niğde, hattâ Çukurova'dan Kırşehir yöresine olan göçlerin yoğunluğunu biliyoruz, Kırşehir yöresindeki Tülek aşireti, Yörükler'dendir.
 
Yöre üzerinde araştırma yapanlardan A. Caferoğlu (146) Tülek aşireti hakkında hiç bir malûmat edinemediğini belirtiyor, kısa bilgilerini de C. Hakkı Tarım'ın Kırşehir Tarih, Coğrafya Lûgatı'na dayandırıyor. Ancak farklı olarak, bu gün de rastlamadığımız bir Üç Tülek köyünden bahsediyor. Bunu C. Hakkı Tarım'ın da almadığını ekliyor. Kanımızca burada bir yanlış anlama söz konusu. Gerçekte Üç Tülek diye bir köy olmamalı, Tülekler üç Tülek köyünden dağılıp genişlemiş olmalı. Doğrusu budur. Zira hâlâ yöre insanının bir doğuş menkıbesi gibi söyleyedurdukları bilgilerine göre, Tülek aşireti, Hacı Hasan, Hacı Ahmet ve Hacı Durak adında üç (143): Bu konuda Bkz. M. Eröz, Türk Kültürü Araştırmaları, İst. 1977, s. 105 ; 144C. Türkay, age, s.742 ; 145): Age, s.742 ; 146 : Bkz. agm, s.87-88) kardeşin adına kurulan köylerde mekân tutmuşlar, bilâhare köy sayıları artmıştır. Buna göre bu gün Tülek aşireti Çiçekdağı ilçesine bağlı olarak; Hacıhasanlı (Tülek aşiretinin merkez köyü sayılır, Hacı Hasan en büyük kardeşmiş.), Hacıduraklı, Orta Hacıahmetli, Aşağı Ahmetli, Yukarı Hacıahmetli, İbikli [Demirli] ve Beşikli köyleri ile Hüseyinli Çiftliği olmak üzere sekiz parça köyde yoğun olarak varlıklarını sürdürmektedirler.
 
Şimdi Kırşehir merkezde ikâmet eden, şehir esnafından olan Burhan TÜLEK'ten aldığımız bilgilere göre, dedeleri yüz-yüz elli sene önce Çiçekdağı'nın, yukarıda saydığımız köylerinin birinden göç ederek Çorum İli, Bayat ilçesine bağlı Eskiali Bey köyüne yerleşmişler. Soyadı Kanunu çıkınca da, aşiret isimleri olan "Tülek" soy adını almışlar. Burhan Tülek'in baba ve dedelerinden naklen verdiği bilgilere göre, bir kuraklık yılında gerçekleşen bu göç esnasında, bir bölük Tülek insanının Çankırı'nın Ovacık köyüne, bir kısmının ki üçüncü bölüktür, ise Tosya tarafında bir köye gittiklerini öğreniyoruz.
 
Tülek
adının nereden geldiği ve ne anlama geldiği konusunda ise kesin bir şey söylenemiyor. Söylentilere göre, bu aşiretin mensupları avcılığı ve keklik beslemesini çok severmiş, Tülek aşiretinin kurucusu, reisi olarak bilinen Hacı Hasan Ağa, beslediği kekliği bir yem cinsi olan ızgı ile beslemiş ve keklikler çok erken tülemiş. Bu olaya istinaden, yani tüle-fiiline dayanılarak aşiretin adı Tülek diye çağrılmaya başlanmış. Yine derleme metinlerine de girdiği üzere, Tülek adının "çok kurnaz" anlamına geldiği ve bu şekilde yaygınlaştığı söyleniyor. Yörede sık kullanılan "dölek dur-:doğru dur", "dölek arazi: düz arazi" vb. ifadelerde geçen "dölek" kelimesinden "doğru, dürüst" anlamına geldiği ve bu anlamıyla yaygınlaşıp Tülekler'e ad olduğu rivayeti de yaygındır. [Bilimsel dayanağı olmayan bir söylence]
 
A.Caferoğlu, yukarıda belirttiğimiz çalışmasında, Tülekler adı hakkında, sadece "Kavim adı olan Tülek kelimesine ise, bazı vesikalarda, yalnız şahıs adı olarak rastlanmaktadır. Meselâ yarlıklarda ve hukukî vesikalarda olduğu gibi (bkz. Akdes Nimet Kurat, Topkapı Sarayı Müzesi Arşivindeki Altın Ordu ve Türkistan Hanlarına Ait Yarlık ve Bitikler, İstanbul, 1940, s. 79 ve A. Caferoğlu, Uygur Sözlüğü, İstanbul, 1938, s. 200)." (147) şeklinde kısa bir bilgi vermekle yetinmiştir. Tülek adının şahıs adı olarak kullanılmasına bir diğer önemli örnek de, 1272 tarihli Caca Bey Vakfiyesi'nde geçen Tülek veya Tölek şahıs adıdır. Vakfiye'nin Moğolca bölümünde geçen bu Tölek/Tülek kelimesi ile ilgili olarak Ahmet Temir, N. Poppe'ye bağlı olarak, töle-k, tüle-k şeklinde töle-, tüle- "ödemek" fiilinden, Kaşgarlı'ya bağlı olarak da tü-le-k "hayvanlarda tüy dökülmesi tarzında tü-le- fiilinden yapılma bir nomen (isim) olarak tefsiretmiştir. (148) (147:Agm, s.88 ; 148: A. Temir, age, s.215)Bu bilgiler, Tülek aşiretinin Tülek adına verdiği anlamlara da uygun düşüyor. Onun için bu aşiret adının, aşiret insanının yaptığı işlerle veya özellikleriyle ilgili olduğunu düşünüyoruz.
 
Türklerin Anadoluya Göçleri
 
Türkler anavatanları olan Orta Asya'da büyük devletler kurmuşlar, kültürel, sosyal ve siyasal bazı sonuçlara ulaşmışlardır. Özellikle siyasal yapılanma bakımından dünyanın en büyük devletlerini, imparatorluklarını (Büyük Hun İmparatorluğu ve Göktürk Devleti) kurduklarını biliyoruz. Orta Asya’nın “Anayurt” olarak değerlendirilmesi her ne kadar bugün bazı tarihçiler tarafından benimsenmese de, genel ekseriyet bu fikri kabul eder. Zaten tarihi olaylar ve gerçekler de bunun doğru olduğunu teyid eder. Çünkü bugün anadoluda yaşayan boy ve oymakların, aşiret ve grupların tarihsel izlerini aradıklarında karşılarına çıkacak yer “ortaasya”dır.
 
Orta Asya'da Türklerin yaşadıkları bölge Altay dağlarından Çin seddine; Baykal gölünün kuzeyinden Tibet yaylasına kadar olan yerlerdir. Türkler yüzyıllarca burada yaşamışlar, burada çeşitli devletler ve imparatorluklar kurmuşlar, kültürel çalışmalar yapmışlardır. Bir bakıma Türklerin dünyayı ve evreni ilk yorumlamaya çalıştıkları ve dünyaya ilk baktıkları yerdir Orta Asya.
 
Orta Asya'da böylesine devletler ve imparatorluklar kurarak başarılar elde etmiş olan Türkler, daha sonra çeşitli siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel sebeplerden dolayı zayıflamışlar, düşmanlarına ve dış güçlere karşı olan üstünlüklerini yitirmeye başlamışlardır. Devlet içinde kardeş kavgaları başlamış, iç bunalımlar gün geçtikçe artmaya yüz tutmuştur. Bütün bunların tabii neticesi olarak da Türkler yekpare yaşama biçimini yavaş yavaş kaybetmeye başlamışlardır. Zaten tarih boyunca ortada bir gerçektir ki, Türkler ne zaman kendi iç kavgalarına başlamışlar işte o zaman bozulmaya, dağılmaya, zayıflamaya yüz tutmuşlardır. Ki bize göre bu alışkanlık hala da devam etmektedir. Ne zaman ki inandıkları değerlere karşı olan mesuliyetleri ve samimiyetleri ikinci planda kalmıştır, işte o zaman ferdi ve nefsi gaye ve değerler ön plana çıkmış ve topluluk olarak gerilemeye, başkalarının egemenliğine girmeye başlamışlardır.
 
Orta Asya'da birlik ve beraberliklerini yitiren Türkler, iktisadi yönden de pek iyi değillerdi. Orta Asya'nın Bozkır iklimi, coğrafi durumun müsait olmaması, iklimin sıcak ve kurak olması da Türkleri rahatsız eden, onları yeni arayışlara ve hal çareleri bulmaya sevkeden amiller olarak zikredilmektedir.
 
Nitekim Kafesoğlu'nun da belirttiği gibi tarihi kayıtlarda Türk göçlerinin de iktisadi sıkıntı, yani Türk anayurt topraklarının geçim bakımından yetersiz kalması dolayısıyla olduğu bir gerçektir. Büyük ölçüde kuraklık, nüfus kalabalıklığı ve otlak darlığı Türkleri göçe mecbur etmiştir.
 
İçinde bulundukları siyasi ve iktisadi durumun bu zorluklarını gözönünde bulunduran Türkler, kendilerine daha iyi ve daha uygun yerler aramak gayesiyle anavatanlarından bir bir ayrılmaya başladılar. Türklerin bır kısmı Hazar denizinin kuzeyinden Avrupa'ya doğru, diğer bir kısmı da Hazar denizinin güneyinden İran ve İran üzerinden de Anadolu'ya doğru göç ettiler.
 
Oğuz göçleri, hem uzun mesafeler katetmek suretiyle yapılmış hem de çok önemli tarihi sonuçlar vermiştir. Bu göçleri, vatan kurma maksadını güden fütuhat karakterize eder. Türk göçlerini belirli gayelerden yoksun ve sonu birer meçhul birer macera hareketi olmaktan kurtarıp başarılı şekilde hedefine ulaştıran başlıca sebep de hemen bütün göçlerin Türk hükümdar ailesi mensupları tarafından büyük bir disiplin içinde sevk ve idare edilmesidir. Eski Türk hükümranlık anlayışına göre kutsal sayılan hanedan üyelerinin başta bulunması, onlara karşı duyulan saygı ve bağlılık dolayısıyla Türk kütlelerinin umumiyetle birliklerini muhafaza ederek çeşitli iklimlerde tarihi misyonlarını gerçkleştirmelerini mümkün kılmıştır. Ancak yine de bu Türklerin çok uzun süreç bir göçebelik hayat yaşadığı gerçeğini ve modern dönemlere kadar bu özelliğini pek yitirmediğini de göstermektedir. Nitekim bugün modernleştiği ve batılılaştığı söylenen Türkiye toplumunun bile göçebelik ve şehirlilik hususunda nereye konulacağı pek çok bilim adamı ve sosyal bilimci tarafından tartışılmaktadır. Tabir yerindeyse hala modernliğin en önemli sembollerinden biri olan otomobile bile ata biner gibi binen ve onu adeta şahlandıran insanların bilinçaltındaki göçebelik ruhunun devam ettiği tezi hiçte yabana atılır bir tez değildir. Diğer deyimle İstanbul ve benzeri şehirler hala Türkiye’nin en fazla göç alan kesimleri ise ve bu göçler çok hızlı bir şekilde devam ediyorsa, büyük kentlerimizin önemli bir bölümü varoşlardan oluşuyorsa göçebelik-modernlik hususu dikkatli değerlendirilmelidir.
 
Anadolu'ya doğru olan bu göçlerin, Anadolu içlerine ilk olarak ne zaman başladığı hususunda değişik görüşler mevcuttur. Ama genel olarak X. yüzyılın ilk yarısı olarak kabul edilir.
 
Kafesoğlu'na göre, Oğuz ve Türkmen boylarının önemli bir kısmı Selçuklular zamanında Anadolu'ya yerleşmeye başlamışlardır. Ona göre X. yüzyılın birinci yarısında Oğuzlar Hazar denizinden Sir (seyhun- İnci) ırmağının orta yatağındaki Farab (XI. yüzyıldaki Türkçe adıyla Karaçuk) ve İsficab yörelerine kadar olan yer ile bu ırmağın kuzeyindeki bozkırlarda yaşıyorlardı.
 
Faruk Sümer de Kafesoğlu'nu teyit etmektedir. Yine Türklerin Anadolu'ya girişlerinin az ve seyrek de olsa X. yüzyılda olduğunu belirtmektedir. Zaten Türklere Anadolu'nun kapıları 1071 Malazgirt Zaferi ile açılmıştır denilmesi de bunu teyid eder mahiyettedir. Malazgirt Zaferi Türklerin Anadolu'ya girmelerinin bir bakıma resmi başlangıcıdır.
 
Fakat bu savaştan önce Anadolu'ya Türk akınlarının sürekli şekilde yapıldığını, Tekke ve Tasavvuf şeyhlerinin fetihten önce bu yörelere kadar gelip yerleştiklerini biliyoruz. Bu olaylar fetihten önce olduğuna göre Anadolu'da Malazgirt zaferinden önce yaşayan çok sayıda Türk vardı diyebiliriz. Hatta çoğu tarihçiye göre bunlar bir bakıma Malazgirt zaferinin ve anadolunun fethinin hazırlayıcıları olmuştur.
 
Osman Turan'a göre ise, fetihten önce Anadolu'ya çok sayıda Türk gelmiş, kimisi içerilere kadar girmiş, kimisi ise karıncalar gibi sınır boyunca yığılmıştı. Nitekim ona göre, Büyük Selçuklular için Anadolu, göçebe Türk kitlelerinin iskanına yarayan ve Bizans imparatorluğuna karşı İslam hudutlarını koruyan bir uç beyliği mevkiinde idi. Hatta bu ülke bazan asi şehzade, boy ve boyların da bir sürgün yurdu sayılıyordu. Fakat Anadolu'da teşekkül eden bu uç beyliği Türk milletinin müstakbel tarihini yapmış; Türk cihan hakimiyetinin doğuşunu ve en yüksek dereceye erişen Osmanlı dünya nizamını yaratan maddi- manevi kuvvetlerin de kaynağı olmuştur.
 
Büyük selçuklular yıkıldıktan ve müthiş bir kasırga ile başlayan Moğol cihan hakimiyeti bir asır sürdükten sonra Türkler sözünü artık Orta Asya'da değil, küçük Asya'da söylemeye başlamıştır. Türkler Malazgirt Zaferine kadar, yarım asır zarfında, Anadolu hudutlarına "karıncalar" gibi yığılıyor, Bizans topraklarına girerek kendilerine yurt arıyorlardı. Onlar Abbasiler zamanında bu devletin askerleri ve Türkistan'dan gelip din uğrunda savaşan gaziler olarak bu ülkeyi daha eski devirlerde de tanımaya başlamışlardı. İslam bizans hudut teşkilatında gaza yapan bir kısım Türkler de buralarda yerleşmişti. Bizanslılar da Balkanlardan getirdikleri gayri müslim türkleri, aynı askeri maksatla, islamlara karşı kendi hudutlarında tutuyorlardı. Bizanslıların islam dünyasına taarruza geçtiği ve şarkta hudutlarını genişlettiği sıralarda, yani XI. asrın birinci yarılarındadır ki Oğuzlar da Anadolu hudutlarına dayanmış ve akınlara başlamışlardı. Türklerin gönüllü gazilerinin verdiği bilgilere dayanan Çağrı Bey 1018 yılında, Karahanlı ve Gaznelilerin baskıları karşısında şarki Anadolu içlerine kadar gelip tekrar Türkistana dönmüş, kendileri için zaruret halinde bu uzak diyarda bir yurt aramış ve dolayısıyla müstakbel Türk vatanının keşfetmiştir. Çağrı bey 3000 suvarisi ile Horasan'a dönünce kardeşi Tuğrul beye "Buralarda bize karşı koyacak bir kimseye rastlamadım" derken hem Bizanslılara karşı üstünlük duygularını belirtiyor ve hem de istikbal için ümidli olduğunu ifade ediyordu. Bundan sonra yurt arayan Türkmenler gittikçe çoğalan kabileler halinde Anadolu hudutlarına yığılmış ve sık sık gazalara girişmişlerdi.
 
Fakat yine de Türklerin Anadolu'ya girmeleri pek kolay olmuyordu Çeşitli zorluklarla karşılaşacakları muhakkaktı. Yine Osman Turan'ın belirttiğine göre, Türk akınları yarım asır sürdüğü halde Bizans’ın devamlı mukabeleleri ve göçebeler için zaptı güç olan kalelerin çokluğu dolayısıyla boy beyleri idaresinde bulunan Türkmenler Anadolu'da emniyet bulamamış ve yerleşememiştir; tehlike zamanlarında ya Azarbeycan'a dönmüşler veya Anadolu'da sığınak bulmak ümidi ile dolaşmış ve Bizans ordularından kaçmışlardı.
 
Bu zorluklar ve zor şartlar altındaki mücadeleler Malazgirt zaferine kadar devam etti. Fatihten sonra Anadolunun büyük ve önemli bir kısmı Oğuzlarla ve diğer göçebe Türklerle dolmaya başladı. Nitekim Faruk Sümer'in belirttiği gibi, fethi müteakip ülkenin her tarafı Oğuz kümeleri ile doldu. Bunlar Türkistan ve İran'da yaşayan eldaşları tarafından daima besleniyor ve yeni gelenler ile sayıları da bir göç kanalı meydana gelmişti. Fetihten sonra Anadolu ile Türkistan arasında bir göç kanalı meydana gelmişti. XIII. yüzyılın birinci yarısının ortalarına doğru Türkistan, Horasan ve Azerbaycan'dan Anadolu'ya birbiri arkasından kalabalık Türkmen kümeleri gelmeye başladı.
 
Anadolu'ya gelen bu Türk boylarının tamamı Oğuzlara ait değildi. Elbette çoğunluğu Oğuzlardı ama yine de Oğuzların dışında çok sayıda Türk soy ve oymakları da vardı. Ahmet Uğur'un belirttiğine göre, Anadoluya hemen hemen bütün Oğuz boyları ve Türk oymaklarından insanlar gelmiştir. Fakat nüfus yönünden çok olan boy Selçukluların bağlı olduğu Kınık boyu idi. Bayındır, Afşar, Kayı, Çepni, Salur, Bayat, Yıva bunlar da sırasıyla gelirler. Oğuz boyları dışında Anadolu'ya göç eden Türk grupları da şunlardır: Karluk, Kalaç, Çığıl, Kanglı, Uygur, Kıpçak. Bunların lehçeleri Oğuz lehçelerinden ayrı ise de Oğuzlar arasında eriyip gitmişlerdir. Yani Anadolu'ya hemen hemen bütün Oğuz boyları ve Türk oymaklarından insanla gelmiştir.
 
Anadolu'ya Selçuklular samanında gelen Türklerin sayısında da çeşitli görüş ayrılıkları vardır. Bunun yüz bin, ikiyüz bin, üçyüz bin olduğunu söyleyenler vardır. Selçuklunun dörtyüzbin kayıtlı askeri vardır. Gaza ülkesi olan Anadoluya en az yüzelli bini gönderilmiştir. Bu askerlerin boy ve birlikleri, hayvanları, aile ve çocukları, ordunun arkasından gelmekteydi. Aşağı yukarı altıyüzbine yakın nüfus eder. Bunların dışında yaylak, kışlak kurmak, çobanlık, çiftçilik ve ticaret için gelenlerle bu nüfus bir milyonu aşar.
 
Göçebe Türklerin Anadolu'daki yayılış tarzları da dikkat çekicidir. Anadoluya gelen Türkmenler, geliş kaynağı olarak Bozkır halkıdırlar. Onların hayvanlarının otlağı Asya-Step bozkırıdır. İşte gelenler de daha çok bu gibi yerleri tercih ettiklerinden, bunlar Kızılırmak havzasına, Doğu dan Kütahya’ya kadar yerleşmişlerdir.
 
Yine Faruk Sümer'in bildirdiğine göre, fetihler ve ondan sonra gelen Oğuz kümeleri umumiyetle Sivas bölgesinden batıdaki Selçuklu ucuna kadar olan geniş bölgede yerleşmişlerdi.
 
Anadoluya yavaş yavaş yerleşen Türkler, boş durmamışlar, yeni yerleşim merkezleri oluşturmaya çalışmışlar, eski mesleklerinin yanı sıra burada da geçimlerini sağlamak için yeni meslekler ve iş alanları tespit etmişlerdir. Fakat onların hiçbir zaman unutmadıkları en önemli mesele Anadolunun Türkleştirilmesi meselesiydi. Çünkü onlar da biliyordu ki Anadolu Türkleşmediği müddetçe kendileri ne rahat edebilecekler, ne de bir yurda sahip olabileceklerdi. Selçuklular zamanında başlayan bu Türkleştirme ve İslamlaştırma hareketleri hemen hemen Osmanlıların zamanına kadar sürmüştür. Nitektim Osmanlı devletinin kuruluşu sırasında dikkati çeken en önemli vakalardan birini Cengiz Orhonlu, yollar boyunca tekke ve zaviyelerin çokluğu olarak tespit eder.
 
Tekkeler ve zaviyeler, dervişler ve onların talebeleri bu yerlerde insan sevgisini esas alarak, yabancıların kalbini islama, doğruluğa ve hakka ısındırmak şartıyla faaliyet gösteriyorlar ve bunda da oldukça başarılı oluyorlardı.
 
Osmanlı Devletinin kuruluş devrinde de Türkleştirme ve İslamlaştırma faaliyetlerinin hızla devam ettiğini biliyoruz. Cengiz Orhonlu'nun da belirttiğine göre, kuruluş devirlerinde aşiretler bir iskan unsuru olarak yeni ele geçen memleketlerin Türkleştirilmesinde kullanılmışlardır. Onlar muhariplik vasıfları ve yerleşik halka nazaran bir teşkilat ve disiplin içinde kabiliyetleri bakımından Osmanlı devleti için askeri bir kıymet de ifade etmekte idiler.
 
Türklerin Anadoluya girmeleri ve Anadoluyu islamlaştırarak bir yurt edinmeleri için geçen zaman zarfını X. yüzyılla XIV. yüzyıl arası olarak gösterebiliriz. Yani Türklerin Anadolu'ya girip yerleşmeleri ve orasını kendilerine bir yurt ve vatan edinmeleri tam 4 asırlık bir zaman zarfında gerçekleşmiştir.
 
İşte bu dört asırlık zaman zarfğında Türk boy, kabile, aşiret ve oymakları Anadolu'ya akın akın gelmişler, yerleşmişler ve Anadolu'nun dört bir yanına dağılarak burasını kendilerine yurt ve mekan edinmişlerdir. Araştırma konumuzu teşkil eden Tülekler (tölekler) de bu zaman zarfında Anadoluya gelmişler ve yerleşmişlerdir. Fakat sözkonusu boy veya oymak ilk göçler esnasında mı gelmişlerdir, oğuzlarla beraber mi gelmişlerdir, yoksa Oğuzların Anadoluya yerleşmelerinden sonra mı gelmişlerdir bu hususta yeterince olmamakla birlikte ileride geniş bilgi verilecektir.
 
Zaten bu husus bir bakıma Tüleklerin bir oğuz boyu veya oymağı olup olmaması meselesiyle ilgilidir. Biz bu hususu Tüleklerin menşeini yani bağlı oldukları kolu anlatırken vermeye çalışacağız.
 
Burada şunu belirtmekte fayda vardır ki, Tüleklerin Anadolunun çeşitli yörelerinde gruplar ve kitleler halinde önemli ölçüde fazla miktarda olması; kendilerinin daha çok Orta Anadolu Türk kültürü izlerini taşıması onların Arta Asya Menşeili bir Türk boyu olduğunu ortaya koymaktadır. kanaatimizce Tülekler fetihten sonra Anadoluya gelmişler ve onlar da diğer Müslüman Türk boy, kabile ve aşiretleri gibi islamlaştırma ve Türkleştirme faaliyetlerine katılışlardır.



 
 
  haciahmetli.tr.gg